4 Eylül 2011 Pazar

''Düzeltin beni!''




Anthony Burgess, başyapıtı olarak kabul edilmesini, Stanley Kubrick'in yaptığı beyazperde uyarlamasına bağladığı 'Otomatik Portakal'la, insanoğlunun 'kirli' yüzünü yargılar, sonrasında da onu mahkûm eder...





Anthony Burges ya da gerçek adıyla John Burgess Wilson, 20. yüzyılın ikinci yarısı İngiliz edebiyatının en yetkin isimlerden biri kuşkusuz. Romancılığı öne çıkmasına rağmen şair, oyun yazarı, besteci, edebiyat eleştirmeni gibi kimlikleriyle de tanınan Burgess, 1950’lerden 1990’lara kadar uzanan kariyerinde otuzu aşkın romana imzasını atarak bu alandaki en üretken edebiyatçılardan biri olmuştur aynı zamanda. Müzikle iç içe olmasının getirdiği artıları da romanlarına yansıtan yazar, dil konusundaki uzmanlığını da metinlerine mükemmelen enjekte etmeyi başarır. Onun romanları, çevirisi zor ama okunması da o derece doyurucu metinlerdir. 


Anthony Burgess adı zikredildiğinde, yazarın ilk akla gelen eseri ‘Otomatik Portakal’ (A Clockwork Orange) olur, her ne kadar kendisi bunu kabul etmese de. 1962’de yayımlanan bu roman, distopik bir gelecek atmosferi çizer ve başkahramanı Alex özelinde bütün toplumu sorgulayan bir yapıyla vücut bulur.
Otomatik Portakal’, Burgess’ın İkinci Dünya Savaşı Londra’sında karısıyla birlikte saldırıya uğrayıp soyulmasından alır köklerini. Yazar için bir çıkış noktası olan bu durum, romanın kötücüllüğe yaptığı vurgunun da temellerini oluşturur. Bir sonuca varabilmek için seçtiği araç, onu toplumsal bir analiz yapmaya kadar götürür. Bu analizi ‘gelecek’ şemsiyesi altında gerçekleştirmesiyse ele aldığı ‘ölçüsüz şiddet’in sıradanlaşmasının önüne geçer.
Romanda anlatılan, şiddetin içselleştirilmesinin trajik sonuçlarıdır özetle... Çetesiyle (üç kankası) birlikte şiddetin her türlüsüne eğilimli on beş yaşında bir genç olan Alex, estirdiği terörün kurbanı olmaya doğru gitmektedir. Dayak, tecavüz, aşağılama, yağmalama gibi ‘sıradan’ eylemlerin onu günün birinde cinayete kadar götürmesi ise Alex için ‘yolun sonu’ demektir. Otorite tarafından hapsedilen, sonra da yeni bir ‘ıslah’ çalışması için ‘denek’ olarak kullanılacağı tesise götürülen anti-kahramanımız, burada ‘iyi’ olması için özel bir araştırmaya alet edilir. İçindeki şiddet duygusunu törpüleyip yok etmeye dayalı bu ‘acımasız’ çalışma meyvelerini verir, ama Alex için trajedinin sonu gelmemiştir daha, hatta taptaze bir başlangıç yapmıştır genç adamın kötücüllükle imtihanı... 



Burada okuduğunuz hikâye, insanoğlunun ‘kirli’ yüzünü yansıtan en can alıcı trajedilerden birini gözler önüne serer. Anthony Burgess’ın metninden sızan karamsarlık, önce insanlığı yargılar, sonrasındaysa onu mahkûm eder. İnsan doğasının içinde var olan gizli ya da açık şiddetin üzerine yüklenir bu metin, şiddetle olan alışverişimizi her adımda daha da keskinleşen bir yapıyla yüzleştirir. Alex’in cellattan kurbana, oradan sıradanlığa, ardından da kahramanlığa uzanan yolculuğuyla ‘ikiyüzlü’ insan tavrını netleştirir. Ve bu yolculuk, değiştirip dönüştürme hastalığının aslında hiçbir şeyi değiştirmediğini de kanıtlar bir yandan. 



Otomatik Portakal’, toplum tarafından ‘düzeltilmeye’ çalışılan genç bir adamın ‘şiddetli’ serüvenini anlatırken, aynı zamanda onun büyümesini de gözler önüne serer. Belki son ana kadar bu büyümenin işaretleri yoktur onun zihninde ve bedeninde, ama romanın final bölümünde bu durumu net biçimde görürüz. Alex’in insan içine çıktıktan sonraki ruh hali, geçmiştekiyle örtüşür gibidir, hatta yeni bir çeteyle kaldığı yerden devam etmeye çalışır. Oysa tüm bunlar, bir ‘reddediş’in yansımasıdır ve bu ‘yapay’ hissiyattan sıyrılması kaçınılmazdır. Artık on sekiz yaşındadır ve gördüğü onca şeyin tortusuyla büyümüştür, en azından büyümesi gerektiğinin bilincindedir... 


Anthony Burgess, dille olan sıkı alışverişini bu metinde de geniş bir perspektiften yansıtmayı başarır. Özellikle argo kullanımında ‘özgün’ hamleler gerçekleştirir, Alex’in ağzından eksik etmediği küfürlere ‘yabancılaştırıcı’ bir efekt kondurur. Birinci tekil şahıstan, yani Alex’in kendisinden dinlediğimiz bu serüven, karakterin kendini ‘aklama’ girişimlerinin de yardımcısıdır. Kötücüllükle donanmış bu karakter, hikâyeyi anlatırken okura ‘şirin’ görünmek için elinden geleni yapar. Evet, öncelikle suçlanması gereken toplumdur ama onun da ‘günah’ta büyük payı olduğu aşikârdır.
Yazarın müzikle doğrudan ilişkisi, ‘Otomatik Portakal
’da olanca ağırlığıyla kendini hissettirir. Beethoven’in 9. Senfonisi ise bu alanda başrolü üstlenir. Müzik, bir yandan Alex’in ruh halini biçimlendirirken, öte yandan da öykünün kilometre taşlarını işaretleme işlevini üstlenir. Herkese ve her şeye nefretle bakan Alex’in otorite tarafından ‘düzeltilme’ aşamasında Beethoven müziğiyle yaşadığı duygusal çırpınışsa bu durumun doruğa çıktığı anları getirir beraberinde...




McDowell’ın tek büyük rolü 
Anthony Burgess’ın romanının yayımlanışından dokuz yıl sonra gösterime giren beyazperde uyarlaması, Stanley Kubrick’in elinde çok daha etkili bir yapıya kavuşur. Romanın işaretlediği yerleri kusursuzca takip eden yönetmen, sadece finalde durup düşünür ve farklı bir yöne doğru akıtır eserini. Daha doğrusu, Burgess’ın metnindeki final bölümünü kullanmaz, yani işin ‘büyüme’ boyutunu törpüler, ‘kahraman’ Alex noktasında bitirir hikâyeyi.
Öte yandan Stanley Kubrick’in hikâye anlatımındaki mükemmellik arayışının en çarpıcı göstergelerinden biridir ‘Otomatik Portakal’. Merkeze yerleştirdiği karakterin serüvenini kusursuz bir zamanlama duygusuyla anlatan yönetmen, ona yüklediği anlamların ardına saklanan ayrıntıları da zengin sinema dilinin getirdiği rahatlıkla yansıtır. Özellikle Alex’in yolculuğunun ilk bölümündeki nesnelere, karakterlere ya da kavramlara yönelik ayrıntılarda ‘tamamlayıcı’ bir biçem kendini gösterir; öykünün mükemmel bir bedene kavuşması adına sağlam sinemasal dokunuşlardır bunlar.

Başkarakterin romandaki yaşından epeyce büyük olmasına rağmen, bu filmin yıldızı Malcolm McDowell’dır. Aktör, filmin her karesine sinen oyunculuk becerisiyle devamlılık duygusunu derinden hissettirir bizlere. Alex’in ‘karmaşa’yla hayat bulan ruh hali bütün bedenine yansır, yüzünün her bir kıvrımında bu ‘sağlıksız’ durumu görürüz. Öykünün rahatsız edici doğasını körükleyen performansı, izleyeni karakterden nefret ettirirken, ilerleyen dakikalarda bu nefretin acımaya dönüşmesiyle beklenen etkinin sağlandığına ilk elden tanık oluruz. Kubrick belgeseli ‘A Life In Pictures’da yönetmene kırgınlığını dile getiren McDowell, çekimler sırasında yakın dostu olarak gördüğü sinemacının bir daha yüzüne bile bakmadığını söylerken, aslında Kubrick için sevgi/nefret ilişkisiyle bezeli bir parantez açar. Sonraki yıllarda ikinci, hatta üçüncü sınıf filmlerde rol bulabilen yetenekli aktör, usta yönetmenin bu durumun sorumlusu olduğunu ima etmek istemiştir belki de... “Kötücüllük, film kareleriyle sınırlı kalmıyor.” demenin başka bir yoludur diye de düşünülebilir bu serzenişin ardında yatanlar. 



En iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo ve kurgu dallarında Oscar’a aday gösterilen, bunu yedi BAFTA ve üç Altın Küre adaylığıyla destekleyen ‘Otomatik Portakal’, sinemanın ‘tespit etme’ özelliğini en doğru biçimiyle yansıtan çalışmalardan biridir. Bunu kışkırtıcı bir biçemle beyezperdeye taşıyan yönetmen, ‘şiddetin tarihçesi’ni yazmak gibi bir iddia taşımamasına rağmen, nihayetinde böylesi bir izlenim yaratır seyirci üzerinde. Sıradan hayatların boşluklarına kısılıp kalmış şiddetin açığa çıkma nedenleri üzerine tumturaklı cümleler kurar, bir insanlık trajedisi aracılığıyla şiddetin boyutlarını sergiler. ‘İyilik’ ve ‘kötülük’ kavramlarının göreceliliğini işaret eder, otoritenin faşizanlığına vurgu yapar, baskının sonuçlarını deşifre eder. Tüm bunları ahenkle dans ettirmesiyse belki de sadece onun yapabileceği bir şeydir. ‘Otomatik Portakal’ı tüm zamanların en seyre değer filmlerinden biri yapan da onun bütüne hakim olan bu tarzıdır. Hikâye akar, söylenecekler söylenir, karakterler boşluğa düşmez, eylemlerin her zaman bir anlamı vardır, filmin istediği her şey sınırlardan arınmış haliyle karşımıza gelir ve acı çekilecekse çekilir, rahatsız olunacaksa olunur... 

"kendi istegimle kotu kalmak mi, yoksa toplumsal fedakarlik ve iyi niyet adina iyi olmak mi?" sorusunun cevabini hic cekinmeden "kendi istegimle kotu kalmak" diye yanitlayan izlenesi bir film..

Not: Filmin orjinal ismi olan ' A Clockwork Orange 'daki ''orange'' 'human being' yani 'insanoğlu' anlamına gelmektedir.Türkçe çevirisi 'Otomatik Portakal' olan film 'Türkçeye saçma çevrilen filmler'den bir tanesidir malesef...


OTOMATİK PORTAKAL 
Anthony Burgess 
Çeviren: Dost Körpe 
Türkiye İş Bankası 
Kültür Yayınları 
2011 (13. baskı), 
168 sayfa 
10 TL.










23 Ağustos 2011 Salı

Andre Gide

                                       ' ben bir başkasıdır'




'...kim olacağımı bilememekten ötürü tasalanıyorum; kim olmak istediğimi de bilmiyorum; ama seçmek gerektiğini pek iyi biliyorum. nereye gitmeğe karar verirsem beni yalnız oraya ulaştıracak olan güvenli yollarda yürümek istiyorum; fakat bilmiyorum, ne istemek gerektiğini bilmiyorum.
kendimde bin bir mümkünün var olduğunu hissediyorum. fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmağa rıza gösteremiyorum. ve her an yazdığım her sözün, her yaptığım hareketin, çehremin silinemeyecek yeni bir çizgisini meydana getirdiğini düşündükçe ürküyorum. öyle bir çehre ki, bir seçime varamadığından, onu cesaretle sınırlayamadığından kararsız, şahsiyetsiz, korkak olarak tespit edilecek...
tanrım, yalnız tek bir şey istemeyi ve durmadan onu istemeyi bana ilham et.'
3 ocak 1892
Andre Gide



Andre Gide 22 Kasım 1869'da Paris'te dünyaya geldi.Babası protestan ve köylü kökenli,annesi ise katolikti.Gide henüz 11 yaşındayken Paris üniversitesinde HukukProfesörü olan babasını kaybetti.Ailedeki kadınların etkisi ve annesinin katı otoritesi altında büyüdü ve Bu ölümün onun yazılarına etkisi yadsınamayacak derecede oldu. Bir Kuzey Afrika gezisi sırasında Oscar Wilde ile tanıştı ve ikilinin ilişkileri uzun süre sorgulandı(eşcinsellik açısından).1895'te kuzeniyle evlendi.

     
                ''gerçeği arayanlara inanın.bulanlardan da şüphe duyun''


İsmet Özel'in ''Amentü''sünde Andre Gide'in de ismi geçer.

...meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar, çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, gide meselâ...

                                   
              ''yalnızca deliligin soylettigi ve aklın yazdıgı guzel şeyler vardır''




1925'te en önemli eserlerinden biri olan ve tek romanım dediği 'Kalpazanlar'ı yayımlanmıştır..1924 yılında Corydon adlı homoseksüelliği savunan bir kitap yayımladı, fakat eser ilk etapta kınanmıştır.'Batak,  Pastoral Senfoni, Dünya Nimetleri, Kadınlar Okulu, Dostoyevski'' yazarın diğer eserlerinden bazılarıdır. Dar Kapı 1909′da yayımlanmıştır.1947'de "Korkusuz bir hakikat sevdası ve keskin psikolojik anlayışı ile sunduğu insan sorunları ve durumları hakkındaki, kapsamlı ve sanatsal olarak kaydadeğer yazıları için"  Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.19 Şubat 1951'de yaşamını yitirdi.


                   
                “Dar kapıdan geçiniz, çünkü, insanı yıkıma götüren yol rahat ve geniştir.”






Eşcinsel bi yazar olarak 'aşk'ı güzel ve derinlemesine anlatan Gide, kendi hayatına ait kimi parçaları 'DAR KAPI' adlı romanında yedirerek kendi dünyasındaki sorgulamalarını, aşk ve erdem hakkındaki görüşlerini okurun gözleri önüne sermekten çekinmemiştir. Gide-Madeleine aşkı, Jerome-Alissa aşkında gözler önüne serilmiştir. Tıpkı Jerome gibi o da küçük yaşta babasını kaybetmiş ve aşkla bağlandığı Madeleine romanda Alissa olarak karşımıza çıkmıştır. Hatta romandaki mektuplaşmalar Gide’yle  Madeleine’in yazışmalarının romana aktarılmasıdır.


                                     
                                    "bugün söz, henüz hiç konuşmayana aittir"




Dar Kapı, sohbet havasında bir üsluba sahip bir roman olarak göze çarpar. Olayların gelişimi -özellikle manevi değişimler- mektupla ve günlük aracılığıyla okuyucuya verilir. Kahraman anlatıcı bakış açısıyla-önce Jerome’nin sonra Alissa’nın- kaleme alınmıştır. Olayları yetişkin-Jerome anlatır bize, yıllar sonrasından yıllar öncesine olan bu bakışta aynı zamanda yaşanılan olay, duygu ve izlenimlerin kritiği de vardır. Her ne kadar yaşananları aktarsa da yetişkin-Jerome şunu itiraf eder bize, “Sözleri tam olarak bunlar mıydı? Bunu tam olarak doğrulayamam, çünkü söylediğim gibi aşkımla öylesine doluydum ki, onun bazı sözlerini ancak duyabiliyordum.


                                    
                                    ''açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez''




Eserde Goethe’den, Baudelaire’den, Racine’den, Shakespeare’den ve kimi farklı kaynaklardan(Internelle Consolacion) alıntılar(cümleler, şiirler, ilahiler…)  vardır. Eserin içinde yazar ve şairlerin karşılaştırmaları (Leibiz, Shelley  , Byron, Keats, Hugo, Baudelaire) vardır.




“Yalnız yürümek için yeterince güçlü değil misin? Hepimiz Tanrı’ya tek başımıza ulaşmak zorundayız”




''Alissa’da her nedense Mecnun’dan çok Leyla’dır''. Cinsiyetleri yüzünden değil. Aşka olan yaklaşımlarından, seçtikleri rollerden. Sessizce büyüttükleri aşk, ölümle/kavuşmayla önce/önden giden olmaları, aşklarını sessizlikle/sessizlikte/sükutta yaşamaları… yüzünden. Mecnun’un mecnunluğu, Jerome’nin çevresine aktardığı aşkı, aşkın diğer yanındaysa aşığa duyulan özlemle büyüyen gerçek aşk. Belki aşkın dereceleri Mecnun ve Alissa’da benzer ama yaşayış şekli Alissa’yla Leyla’yı aynı düzleme getirmekte. Sanki bir Doğu masalı/ezgisi/mesnevisi okumuş/dinlemiş gibi oluyor insan bu romanda. Her nedense ilahi aşk, daha çok, Doğu’ya yakışıyor; onun sınırsız, kuralsız, şekilsiz yaşamına. Batı, tıpkı Jerome’nin verdiği tepkiyi veriyor çünkü ilahi aşka, onu küçümsüyor, seviyesini bilimin altına yerleştiriyor ama bir taraftan da onu özlemeye devam ediyor.


          'aşkımla öylesine doluydum ki, onun bazı sözlerini ancak duyabiliyordum.” 




Jeromenin dar kapısı Alissadır ve o kapıdan geçemez. Alissa’nın dar kapısı Tanrı’dır ve o kapıdan geçer. Kimi ferah yolu tercih eder, kimi dar kapı’yı ve bu kapı iki kişinin geçemeyeceği kadar dardır...


''ben de 20 yaşında oldum ve hiç kimsenin bana bu yaşın hayatın en güzel dönemi olduğunu söylemeye hakkı yok''



"...gide'nin ölümünden bir ki gün sonra, mauriac'ın aldığı bir telgraf bizi çok güldürdü. 
telgrafta şunlar yazıyordu: 
'cehennem yok, rahat ol. claudel'e de haber ver.' 
imza: Andre Gide..."

                                
                                 "ihtisam baktigin seyde degil bakisinda olmali"



"tanrim, geceyi bizim icin mi boylesine gizemli ve guzel yaptin? benim icin mi? hava ilik, ayisigi acik penceremden iceri dolmakta. oturmus, goklerin sonsuz sessizligini dinliyorum. butun varliklardan hayranlik duygulari yukselip birbirine karisiyor; sozcuklerle anlatilamayacak bir coskuyla dolu gonlumu alip surukluyorlar sanki. dua ederken bile sakin degilim. eger sevginin sinirlari varsa, bu sinirlari insanlar koymustur tanrim, sen degil! insanlarin gozunde suc olsa da, askimin senin katinda kutsanmis oldugunu soyle."


''yükümüz ne kadar ağır ve zahmetli olursa, ruhumuzu o oranda eğitir ve yüceltir.''



"bırak alaycılığı, bir insanın ölmesini gördüm. hiç de gülünç bir yanı yoktu bunun. korkunu gizlemek için işi şakaya dökmeye çalışıyorsun; ama sesin titriyor, sözde şiirin de iğrenç.
olabilir. evet, ölen bir insan gördüm. bana öyle geldi ki, ölümden önce, bunalım geçince acı köreliyor. ölüm bizi almak için kürklü eldivenler giyiyor. uyutmadan boğmuyor. bizi ayırdığı şey de kesinliğini, varlığını, sanki gerçekliğini önceden yitiriyor. öyle soluk bir evren ki bırakmak fazla üzüntü vermiyor artık, hayıflanacağımız bir şey de kalmıyor.
ben bu yüzden ölmek çok da zor olmasa gerek diyorum, öyle ya, eninde sonunda herkes o yolun yolcusu nasıl olsa. hem yalnız insan yalnız bir kez ölmeseydi, belki de edinilecek bir alışkanlık olurdu. ama ölüm, yaşamını doldurmamış kişi için çok acıdır. din ona; -aldırma, öbür tarafta başlar her şey, ödüllendirileceksin dese de boşuna. yaşamaya bu dünyada başlamalı."...


20 Ağustos 2011 Cumartesi

Slumdog Millionaire







                                             Slumdog Millionaire-Trailer






   







IMDB puanı :8.3

Jamal Malik is one question away from winning 20 Million ruppies.


How did he do it ?


A: He cheated
B: He is lucky
C: He's a genious
D: It is written-kaderiydi...


Bu soruyla açılan ,İngiliz , Hint ortak yapımı, ve yönetmenliğini '127 Saat' ve '28 Gün Sonra' gibi filmlerin yönetmeni Danny Boyle'un yaptığı Slumdog Millonare , Hint varoş(slum)larından çıkıp ülkemizde 'Kim 500 Milyar İster' olarak bilenen yarışmanın Hindistan versiyonuna katılan 'Jamal'in aşk ve acı dolu hayatından güzel kesitler sunuyor.


Film,muhteşem Hindistan görüntüleri eşliğinde; fakirliği , pisliği , kalabalığı , renkliliği , kültürel karmaşayı , sınıfsal uçurumları kısaca Hindistan varoşları hakkında her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Bir tarafında gökdelen Avrupayı aratmayan diğer tarafında ise gecekonduları,evsizleri,pislik içinde yüzen çocukları ile 'zıtlıkların' şehri olan Mumbai ( Bombay )'ın filme konu olan kısmının canlı birer örneği olarak, ülkenin sembolü Tac Mahal'i hayatlarında bir kez bile duymamış Jamal ve abisi Salim'in ; Tac Mahal'de turistlerin ayakkabılarını çalmaları,turistlere Tac Mahal'in bilmedikleri hikayesini anlatmaları,dilendirilmek için alıkonulmaları bütün bu varoş hayatına ışık tutan bir örnek...



Filmde, arabaları Hintli çocuklar tarafından yağmalanan Amerikalı bir turistin , Jamal ''işte Hindistan'ın gerçek yüzü'' demesi üzerine Jamal'e 100 Dolar uzatıp ''işte bu da Amerikanın gerçeği'' demesi de gerçekten güzel bi ironi olmuş.

Ayrıca film Türkçeye 'Milyoner' olarak çevrilmesiyle çoğu filmde olduğu gibi bi çeviri gazabına uğramış gibi görünüyor malesef.'Slumdog' ingilizcede 'varoşlarda yaşayan kötü durumdaki kişi' demek,ki film böyle bir genç olan Jamal'in hikayesini anlatıyor.Bu yüzden Slumdog Millionare'nin Türkçeye çevirisi olan 'Milyoner'in filmin hikayesini yansıtmadığını söyleyebiliriz.

Not: Sertap Erener'in ünlü Rengarenk şarkısının melodisini nereden intihal ettiğini bu filmde açıkça görebiliriz =)





              'pislik içinde yüzen çocuklar derken kastettiğim de buydu' =)
                                     
                                               ... IT IS WRITTEN ...

19 Ağustos 2011 Cuma

DRİVE








Vizyon tarihi: 16 Eylül 2011



Uzun metrajlı film ABD . Tür: Aksiyon , Gerilim

Süre:100 dk Yapım yılı: 2011 

Offical Web Site: http://www.drive-movie.com  (sitesi gerçekten ziyaret edilmeye değer)







 Filmin Özeti: 'Drive'; Hollywood'da dublörlük yapan ve keskin araba kullanabildiği için geceleri de soygunlara katılan bir araba sürücüsünün (Ryan Gosling) yaşamını merkeze alıyor...

Sürücünün yasa dışı hayatı, güzel komşusu Irene'nin (Mulligan) hapisteki kocasına yardım etmeyi kabul etmesiyle daha da tehlikeli bir hale bürünür. Zira bir anda kendisini Los Angeles'ın en tehlikeli adamlarının hedef listesinde bulur. Şimdi hem kendi hayatını, hem Irene ve oğlununkini kurtarmak için yapacağı tek şey en iyi bildiği şekilde sadece araba sürmektir!

James Sallis'in romanından Hossein Amini tarafından uyarlanan filmin başrollerinde bağımsız yapımların prensi Ryan Gosling, son dönemde yıldızı parlayan ve bu sene 'Never Let Me Go'daki performansıyla harikalar yaratan Carey Mulligan, 'Breaking Bad' ile üst üste üç Emmy kazanan ve sinemada daha fazla görmek istediğimiz yetenekli aktör Bryan Cranston bulunurken, yan roller de önemli isimlere emanet edilmiş: Albert Brooks, Christina Hendricks, Ron Perlman ve Oscar Isaac.

Film 64. Cannes Film Festivali'nden En İyi Yönetmen Ödülü ile dönmüştü...





''Ryan Gosling evokes Clint eastwood's ruthless 'man with no name' ,alain Delon's elegant urban samurai and Paul Newman's wry protagonist in cool hand luke'



''very cool pace , excellent performances great cgaracter study , incredible soundtrack...  it's a full package''


''DRİVE is brillant one of the most unexpected and exciting experiences of this or any other year'







18 Ağustos 2011 Perşembe

Hayvan Çiftliği



"...Aslında bu kitap bir 'peri masalı' olarak yazılmıştı... Orwell öyle diyordu eserine; büyükler için yazılmış bir masal...
Eserde, hayvanları aç bırakan, öldüresiye çalıştıran, yavrularını mezbahaya satan zalim bir çiftçiye karşı hayvanların isyanı anlatılır. Hayvanlar ateşli bir idealizm ve coşkulu sloganlarla, adaletin ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir cennet yaratmak için yola çıkarlar. Fakat macera, büyük bir hüsranla neticelenir ve Orwell, hayvanlar aleminden aktardığı bu öykü ile aslında devrimin tanıdık yüzünü; liderlerin sahiplere, rejimin diktatörlüğe dönüşümünü resmeder...
Hayvan çiftliğindeki karakterler Rus devriminden esinlenerek resmedilir; domuz Napoleon tam bir Stalin portresidir. Fakat hayvan çiftliği sıradan bir rus devrimi hicvi değildir. Orwell'in mesajı çok daha derindir...

Önsöz-Halide Edip Adıvar



George Orwell'ın Türkçeye çevrilen iki kitabından-diğeri '1984'-ilki olan 'Hayvan Çiftliği' dünya edebiyatındaki önemli yergi yapıtlarından biri olarak kabul edilir.Fabl türünde bi eser olan Hayvan Çiftliği bir bakıma '1984' romanına hazırlık olarak nitelendirilebilir.Şöyle ki , Hayvan Çiftliği'nde tek hakim olan domuzların türlü kurnazlıklarla hayvanlara hatırladıklarının yanlış olduğunu inandırması '1984'te insanların istenilen düşünceye kayıtsız şartsız itaat etmesini sağlayan ''çift düşün(double think)''ü akıllara getirir.

Kitabın alegorik bir yanının olduğu da su götürmeyen bir gerçektir.
Animalism : Komunizm                                   
Major: Marx
Snowball: Lenin
Napoleon: Stalin
7 Maddelik bildiri : Komünist Manifesto 
..gibi eşleştirmeler alt alta toplandığında kitaptaki her karakter  bizlere Rus toplumunu  büyük bir ustalıkla resmeder.Savaş bile alegoriden nasibini almıştır; mesela 'Ağıl Savaşı' kızıllar ile beyazlar arasındaki Rus iç savaşı iken 'Yel Değirmeni Savaşı' İkinci Dünya Savaşıdır.


Bu romanda 1984'te 'Goldstein' olarak gördüğümüz halkı korkutan,üzerine nefret seansları yapılan,halka öcü gibi gösterilen ve tüm olayların arkasında aranan hayali düşman, 'Snowball' olarak karşımıza çıkar.Napoleon zor kullanarak Snowball'ı çiftlikten kovduktan sonra çiftliğin gittikçe kötüleşen durumunu hep Snowball'ın çiftlik üzerine oynadığı oyunlara bağlayarak halkı kandırır.


''Demokrasi iki kurt ile bir kuzunun öğle yemeğini oylamasıdır.Özgürlük ise silahlanan kuzunun oylama sonucunu tartışmaya açmasıdır'' der Benjamin Franklin.Romanda hayvanlar çiftliği ele geçirdikten sonra 7 maddelik bir bildiri asarlar.Bildirinin bir maddesi aynen şöyledir: 'Bütün hayvanlar eşittir'.Günler geçer domuzlar kendilerinin daha akıllı olduğunu ve çiftliği daha iyi idare edeceklerini diğer hayvanlara inandırırlar ve yönetimi iyiden iyiye ele geçirirler.Kendi isteklerini bir ferman gibi ortaya koyan domuzlar 7 maddelik bildiriyi tek'e indirir ve aynen şöyle yazarlar: ''bütün hayvanlar eşittir ama domuzlar daha eşittir''.İşte bu açıdan bakıldığında bu roman -ya da masal- nasıl adlandırılırsa demokrasiye-üstünlerin hukukuna , müsavattan bazılarının daha eşit olduğu düzene - giden o acımasız yolu apaçık gözler önüne serer.Kurtlar domuzlardır bu hikayede,koyunlarsa diğer hayvanlar..

Romanda hayvanların bunca kötü duruma açlığa,sıkıntıya rağmen neden tekrar isyan edip 'özgürlük'e dönmek istemiyorlar sorusu akla geldiğinde buna verilecek cevabı Orwell kendisi veriyor :



''Hayatları müşkül,ümitlerinin hepsi tahakkuk etmemiş olabilirdi;fakat onlar başka hayvanlar gibi değildiler.Eğer aç kalıyorlarsa,zalim insanları doyurmak için aç kalmıyorlar,eğer çok çalışıyorlarsa hiç olmazsa kendileri için çalışıyorlardı.Aralarında hiç bir mahluk iki ayak üstü yürümüyor,aralarında hiç bir mahluk diğer bir mahluka efendi demiyordu.Bütün hayvanlar müsaviydi.'' yani özgür olmak için devrim yapan hayvanlar güç bela kazandıkları özgürlükten taviz vermeyi kabullenip , 'daha az özgür ama yine de özgür' düşüncesiyle demokrasiye katlanıyorlar diyebiliriz.


Sonuç olarak şu satırlarla çözümlemenin son noktasını koyabiliriz:

'power corrupts
absolute power corrupts absolutely'






17 Ağustos 2011 Çarşamba

American Beauty - Pocket scene



-Çektiğim en güzel şeyi görmek ister misin?

 Kar yağışına dakikalar kalan günlerden biriydi.Hava elektirik yüklüydü.neredeyse duyabiliyordum tamam mı?ve bu torba oradaydı.Benimle dans ediyordu oynamam için yalvaran küçük bir çocuk gibi.15dk için.İşte o gün fark ettim her şeyin ardında hayat vardı ve iyilik dolu inanılmaz bir güç.Korkmak için hiçbir neden olmadına inanmamı istiyordu.hemde hiç.Video zavallı bir bahane biliyorum.Ama hatrlamama yardım ediyor.’hatırlamaya ihtiyacım var’

Bazen öyle çok güzellik var ki dünyada.dayanamayacağımı hissediyorum.ve kalbim içine kapanacak...





Seven Pounds


İMDB puanı : 7.6




      "In seven days, God created the world. And in seven seconds, I shattered mine."


7 saniyede mahvolan bir hayatın gölgesinde 'mahvettiğin hayatlar için kendinden ne verebilirsin' sorusuna cevap arayan etkileyici bir dram.Filmin başları ana fikri vermek için epey bi nazlanıp biraz sıksa da birer birer ortaya çıkan kahramanlarla düğüm yavaş yavaş çözülüyor ve hikaye bizi ekran karşısında donup kalmamıza sebep olan son'a doğru sürüklüyor.Pursuit of Happiness gibi ince işlenen,merak uyandıran,izlenesi bir film..'SEVEN POUNDS'




                                                             ''DO NOT TOUCH JELLYFİSH''